Thread Reader

ÖnderAytaçPhD

@OnderAytacPhD

Sep 23

63 tweets
Twitter

“…..Euro Hizmet Akademik okumalarım esnasında dışarıdan bir gözlemci olarak Alevilik hakkında önemli çalışmalar yapan Prof. Dr. Besim Can Zırh’ın bir makalesinde “Euro Alevilik” diye bir kavramla karşılaştım. Alevilerin 1961 yılında başlayan göçünün 2000’li yıllara

geldiklerinde karşılaştıkları bir durum tespitidir bu ifade. Aleviler Almanya’ya 1961-1973 arasında işçi olarak, 1973’den sonra aile birleşimiyle gelmişlerdir. Ama 1980 darbesi sonrasında özellikle Madımak ve Gazi Mahallesi saldırıları sonucunda artık Almanya’dangidemeyeceklerini

anlayıp da burada hızlı bir şekilde kurumsallaşmaya ve örgütlenmeye başlayan grup üzerinde durulması gereken çok önemli bir vaka. Çok önemli, zira Alevilerin daha önceden yaşadıklarına benzer şeyleri aynıyla tecrübe etmenin sonucunda yakın gelecekte Hizmet adına karşılaşılacak

olan şey “Euro Hizmet” gibi adeta. “Örnekleri Kendinden Bir Hareket” söylemi kullanıldığı yer itibariyle doğru ve isabetli hatta gerekli olabilir. Ama siz anlamsız bir şekilde bu kavram üzerinden her işinizi izah etmeye kalkarsanız herkesin yaptığı aynı hataları tekrar ve tekrar

yapmak zorunda kalırsınız. Çünkü bazı yollar aynıdır, değişmez. Tabiattaki cari kanunlara benzer bu hal. Sizin kimlik, konum ve farklılıklarınızdan bağımsızdır. Göç kavramı da bunlardan birisidir. Bir yerden bir yere göç eden bütün toplulukların yaşadıkları üç aşağı beş yukarı

benzerdir. Oralarda karşılaşılan zorluklar, çekilen sıkıntılar, kayıplar, beklentiler, ailevi sorunlar, bürokratik engeller ve bütün bu sorunların aşılma yöntemi neredeyse aynıdır. Mesela Almanya örneğinde ise buraya gelen bütün göçmenlerin yaşadığı ve yaşayacağı sıkıntılar

aynıdır. Burada sizin kendinizi muhacir olarak farklı bir yere konumlandırma çabanız bu gerçeği değiştirmez. Renginize, ırkınıza, milliyetinize, mesleğinize, bakılmaksızın benzer yolları geçer, benzer çukurlara düşer, benzer engellere takılırsınız. O yüzden de akıllı insanlar

ister istemez acaba bizden önce buraya gelenlerin tecrübeleri nelermiş diye onları araştırır ve öğrenmeye çalışır. Öğrenmeye çalışır ki aynı sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmasın. O yüzden de Hizmet Hareketi (HH) olarak Alevilerin bu güne kadar Almanya’da yaptıkları ve bunun

neticesinde elde ettikleri kazanımları irdelemekte fayda var. Zira bugün Alevilerin “dini bir topluluk” olarak devlet nezdinde kabul gördükleri, kendi inançlarını sekiz eyalette müfredata soktuklarını, Hamburg Üniversitesinden Alevilik kürsüsü açıp kendi kanaat önderlerini

yetiştirip, değerleri ile alakalı akademik çalışma zemini oluşturduklarını ve hatta AB tarafından da kabul edildiklerini görüyoruz. Bunlar çok önemli kazanımlar. Bir taraftan bu ülkede kendi kimliklerini muhafaza ederken diğer taraftan da o kimlik ile toplumda kabul görmüş

durumdalar. Peki, bunların ne kadarı doğru, gerekli ya da faydalıydı? Ve HH de benzer yollar izleyebilir mi? Dünyaya bakış ve inanç yelpazesi açısından farklılık gösteriyor gibi görünse de HH’nin bu uzun ama meşakkatli yol sonunda Alevilerin ulaştıkları kazanımları sağlayan

yollardan hangilerini uygulayabilirler? Bugün Almanya’da 700 bin ile 1 milyon arasında Alevinin olduğu var sayılıyor. Var sayılıyor diyorum, zira inanç sistemi üzerinden bir tanımlama yapılmadığı için ancak Alevi Derneklerinin üyeleri üzerinden böyle bir tahminde bulunulabiliyor

Alevilerin bu toplumda kendi kültür, inanç merkezi ve kimlikleriyle bulunuyor olmaları da ayrıca manidar. Angele Merkel 2010 yılında “Çok kültürlülük politikamız fiyasko ile sonuçlandı (Hürriyet, 17.10.2010)„ diyerek Almanya'da yaşayan göçmenlerin onların beklediği gibi ülkeye

entegre olamadıklarını ifade etmişti. Ama zaman içerisinde Almanya´da yaşayan Alevilerin var olan yasal düzenlemelerden yararlanarak bu iddiayı kendileri adına boşa çıkardıkları görüldü. Belki burada kısaca Aleviler ile HH mensupları hakkında benzer ve farklı noktalara temas

etmek gerekiyor. Çünkü ilk grup Aleviler bu ülkede dil sorunu yaşamışken, 2016 buraya gelen HH mensuplarının doğrudan dil kurslarına gitmiş olmaları büyük bir avantaj. Göç eden Alevilerin tamamına yakını ilk ve ortaokul düzeyinde eğitime sahipken, hareket mensuplarının ileri

düzeyde eğitim sahibi olmaları da önemli. Özellikle 70’lerin ikinci yarısından sonra Almanya’ya göç eden Alevilerin aynen 2016 sonrasında göç edenler gibi devlet zulmüne maruz kalıp zorunlu bir şekilde göç ettikleri, göç ederken de zincirleme göç kavramıyla ifade edilen

tanıdıklarının yanına ya da yakınlarına göç edip, yakın zamanda da dönmeyi düşünmedikleri görülmektedir. Her ikisinin de kendilerini dini kimlikler üzerinden tanımlamış olmaları da başka bir benzerlik. Alevilerin özellikle 1990’lar sonrasında örgütlenmeye başlayıp burada kendi

kültürel kimlikleriyle var olma mücadelesine girdikleri görülmektedir. Bu mücadelede önceden kurdukları derneklerin önemli roller oynadıkları anlaşılıyor. HH mensuplarının ise bugün itibariyle biraz parçalı bir tablo sergiledikleri söylenebilir. Zira her ne kadar 2016 öncesine

ait Almanya’da sahip olunan dernek, eğitim kurumu ve kültür merkezleri olsa da, bunların birbirlerinden bağımsız hareket ettikleri, bir çatı organizasyona dönüşemedikleri ve 2016 sonrasında gelenlerin ise o merkezler etrafında bir bütün olarak bir araya gelmedikleri görülüyor.

Bunun gelen insanların konumlarından ya da korkularından kaynaklı nedenleri olduğu gibi o kurumların yapısı ve işleyişinden kaynaklı da nedenler olduğu söylenebilir. Diğer taraftan da gelenlerin bulundukları yerlerde kendilerini ifade etme adına çok az sayıda teşebbüslerinin

olduğu bilinmektedir. İleride değineceğimiz gibi o türlü kurumların Aleviler Örneğinde olduğu gibi buradaki varoluş çabalarında çok önemli işlevleri var. Fransız araştırmacı Massicard’ın tespitine göre ilk dönem göçmen Alevileri buraya entegre olmaktan alıkoyan birkaç sebep

olmuş: Nitelikli işlerde çalışmamış olmak, dil konusundaki yetersizlikler ve memlekete dönme arzusu. Bunlar Alevilerin Almanya'nın sosyal ve kültürel yaşamına uzun süre dâhil olamamalarına neden olmuştur. Böyle olunca da buradaki politik veya yasal olarak göçmenlerin sahip

oldukları haklar konusundaki bilgilerden ve çok kültürlülük politikalarının avantajlarından çok geç haberdar olmuşlardır. Almanya´da geçici değil de kalıcı olmaya karar veren Aleviler ise Almanya'daki göçmenlerin ülkeye uyumuna dair geliştirilen çok kültürlülük politikalarının

da etkisi ile 1990´lı yılların başında Alevi kimliği etrafında örgütlenmeye başlamışlardır. Ve bunu fark ederek başladıkları çalışmalarla 1993 yılında kurulan AABF, 2002 yılına kadar resmi statüsünü demokratik bir kitle örgütü olarak tanımlarken, 2002 yılından beri Almanya

Anayasası 7. Maddesi, 3. Fıkrasına göre tanınmış bir inanç kurumu olarak tanımlanmış ve muhatap olarak alınmaya başlanmıştır. Evet, devletle muhatap olmanın ilk şartının bu ülkede bir inanç grubu olarak kendinizi tanıtmanızdan geçtiği gerçeği bu örnekten anlaşılıyor. Ama bunun

nasıl olması gerektiği ile alakalı biraz daha araştırma yapmak gerekli. Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor ki göç edenlerin göçün şuurunda olması çok önemli. Göçün şuurunda olmasından kastım ise göç sürecini, sonrasında entegrasyon ya da asimilasyon kavşağının önlerinde

olduğunu ve göç etmelerinden dolayı da burada bir “azınlık” olarak kabul edileceklerini ve bu durumun artı ve eksilerinin olduğunun iyi anlaşılmasıdır. Zira her göçmenlik, bir süre sonra biter ve başka bir süreç başlar. Bu bütün göç hareketleri için geçerlidir. Bir göç

hareketinin sonucunda başka bir coğrafyaya yerleşenlerin göçmenlik hali, doğa kanunlarına ya da hukuk kurallarına göre değil; ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ihtiyaçlarına göre bir süre sonra biter ve söz konusu kesimlerin asimilasyonuyla, entegrasyonuyla ya da o toplumda bir

azınlık olmalarıyla sonuçlanır. Her iki durum da bir anda değil, uzun bir zaman diliminde şekil alıp biçimlenir. Haliyle de burada bir kimlik tanımlaması yapmaya ihtiyaç vardır. Sadece kimlik tanımlamasına değil, kolektif, kültürel, dini ve sosyal kimlik tanımlamasına da ihtiyaç

vardır. Zira kimlik, “hem kendisi ile diğerleri arasında bir farklılaşma içerir, hem de kendisiyle diğerleri arasındaki özdeşleşmelerden hareketle inşa edilir.” Kolektif kimlik ise bir topluluğun, diğer topluluklardan, farklarını ve özgünlüklerini ortaya koyar. Çünkü bu kimlik,

belirli bir alanda, belli bir kültürel topluluk tarafından taşınan bir kimlik olarak sınırlanır. Tüm kimlik oluşum aşamalarıysa dinamiktir. Ayrıca şunu da unutmamak lazım, bir kişinin herhangi bir gruptan olduğunu ya da olmadığını öne süren, kendinden daha çok, başkalarıdır.

Ya birileri, kendilerinden olmadığı için onu dışlar, ya da başkaları belirli gerekçelerle bireyin kendilerine ait olduğunu iddia ederler. Çünkü ileride ki konumlanmalar bu kabul ya da reddedişle alakalı olacaktır. Özellikle çocuklar özelinde bu durum daha da hassas bir süreci

içinde barındırır. Çünkü bir toplumu olumsuz konuma düşüren ve olduğu biçimiyle varlık gösterebilmesini engel olan tek sıkıntı yalnız kalmasıdır. O sebeple her grup öncelikle yalnız kalma tehlikesinden kendisini soyutlamaya mahkûmdur. Bunun için de gerekli olan tanımlamaları,

kurumsallaşmayı, yeniden inşa edeceği sosyal ağı zamanında yapmalıdır Burada karşımıza çıkan diğer bir kavram ise kültürel kimlikler olacak. Çünkü Alevilerin özellikle kültürel kimliklerini muhafaza etme çabası neticesinde Almanya’da kendilerini oldukları gibi kabul ettirdikleri

görülmektedir. Benzer şekilde HH de burada “hareketin kültürünü yansıtan” bir kültürel şemsiye ile varlık göstermesi en anlaşılabilir durumdur Zaman içerisinde yapılan faaliyetlerle Almanya’daki Alevi göçmenlerin yalnızca eğitim alanında değil, diğer birçok alandaki taleplerini

garanti altına alan “Hak Eşitliği” anlaşmasıyla inançsal ve kültürel anlamda haklar elde ettikleri görülmektedir. Bununla da kalmayıp grubun AB 2003 raporunda “Sünni olmayan dini topluluk” ve 2004 raporunda ise “Sünni Müslüman olmayan azınlık” olarak tanımlandığı görülür.

Bütün bu kazanımların elde edilebilmesi için de kimlik tanımı, seçimi ve onun inşa süreci ciddi önem arzeder. Çünkü kimliği oluşturan iki bileşen vardır. Bunlardan ilki tanınma ve tanımlama, ikincisi ise aidiyettir. Tanınma ve tanımlama bireyin toplum içerisinde, toplum

tarafından nasıl tanındığı ve kendisini nasıl tanımladığı ile alakalıdır. Bunun aracı ise dil ve kültürdür. Aidiyet ise bireyin kendini herhangi bir toplumsal gruba dâhil hissetmesiyle kendini gösterir. Burada önemli olan nokta şudur; her ne kadar toplum bireyi belli bir kimlikle

tanımlıyorsa da, birey kendini söz konusu kimliği oluşturan topluluğa dâhil hissetmiyorsa, o kimliğe sahip olduğu söylenemez. O yüzden de bireyin söylem ve eylemleriyle o kimliğe yakınlığını göstermesi kendisinden beklenir. Kimlik seçimi, tanımlaması ve inşası esnasında mekânın

ciddi rolünün olduğu inkâr edilemez. Daha önceden de denildiği gibi Almanya’da Aleviliğin yeniden inşası esas olarak kültürel bir tarzda gerçekleştirilmiştir. Alevi örgütleri için kültür, bir aidiyet geliştirilmesinde ortak noktayı yakalayabilmek için kilit rol oynamaktadır.

Kültürel göstergelere bakıldığı zaman, herkesin içlerinde barındırdıkları farklılıklara rağmen kendini sorgulamadan kültürel bir mirasın aktarımına katılmasına olanak tanır. Aleviler özelinde “Cemevlerinin” kimlik göstergesi ve yeni nesiller için kimlik inşası sürecinde en ciddi

rolü oynadıkları görülür. Benzer bir şekilde HH de hem var olan kimliklerini muhafaza hem de burada sosyal, dini, kültürel kimlik kimliklerini inşa etme adına mekân eksenli bir süreci takip etmek zorundadır. Evet, geliyoruz esas konumuza. Çocukluğunu ve gençliğini Türkiye’de

Alevi kültüründe yaşayanların, Almanya’da çocuklarına kendi kültürlerini aktarabilmeleri, öğrendiklerini tazelemeleri ve yeni bilgiler edinmeleri için zemin hazırladıklarını görüyoruz. Böylece nesiller arasındaki “kültürel kopukluklar” giderilip özellikle gençlerin Alman

toplumundan soyutlanmadan atalarının manevi değerlerini kazanmaları sağlanmaya çalışılmış. Ortaya çıkan ürüne bakıldığında bunda ne kadar muvaffak olunduğu tartışılabilir. Ama bu süreçte burada kurulan derneklerin, dini mekânların kimlik dayanağı ve taşıyıcısı olarak üstlendiği

işlevsellik de inkâr edilemez. Sayın Zırh’ın “Euro Alevism” tanımlaması, Alevilerin 50 yılı aşan göç deneyimi ve kurumsallaşma çabaları, Aleviliğin inançsal ve kültürel değerlerinin aktarılmasını geleneksel formdan uzaklaştırıp değiştirmeye başlaması sonucu ortaya çıkmıştır.

Zira yapılan bazı çalışmalarda da belirtildiği gibi buradaki kurumsallaşma esnasında Alevilerin dini liderlerinin yönetimden uzaklaştırıldığı, dini bir ritüel olan Cem törenlerinin kültürel öğelere dönüştürüldüğü, yeni yetişen nesillerin Almanca merkezli bir hayat sürmeleri

nedeniyle dil ile taşınan Alevi kültürüne ait bir sürü şeye yabancılaştığı tespit edilmiştir. Netice de ise zamanla Aleviyim diyen, Aleviliği seven ama onunla alakalı malumatı olmayan adeta kökünden kopuk nesiller yetişmiştir. Bunun düzeltilmesi adına daha sonra devreye sokulmaya

ebeveynler yaşadıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemedikleri için bunu pozitif olarak algılayıp seviniyorlar. Zaman içinde eğer böyle devam ederse o gençler ile cemaatin kaynakları arasında dilden kaynaklı ciddi bir uçurumun oluşacağı muhakkak. Ayrıca HH’nin değerlerini temsil

makamındaki kişiler de Alevi Dedelerin yaşadıklarına benzer bir handikap yaşarlarsa, kültürel birikimin heba olacağını ön görmek de şaşırtıcı olmayacaktır. Diğer taraftan bugün Almanya’da yaşayan Türklerin büyük çoğunluğunun mevcut iktidarı desteklemelerinden dolayı özellikle

başı kapalı hanımların şayet çevreleriyle irtibata geçip kendi farklılıklarını ortaya koymadıkları takdirde onlar gibi algılanmaları kaçınılmazdır. O yüzden de bir taraftan dernek ya da kurumlarla kültürel, dini ve kolektif kimlik inşa edilmeye çalışılırken diğer taraftan da

insanlarımız çevreleriyle irtibata geçip kendi sosyal kimliklerini inşa etmek zorundadırlar. Aksi halde bu coğrafyada başı kapalı diğer Türkler gibi algılanmaktan kurtulamazlar. O sebeple de öncelikle göç edenlerin kendi aralarındaki irtibatları, inanıp sahip çıktıkları ve dün

onları var eden kültürel değerleri ve yeniden inşa etmek zorunda oldukları sosyal kimliklerini oluşturma esnasında ciddi bir yol haritasına ihtiyaç duydukları bir gerçektir. Aksi takdirde zamanla burada yeniden ama eskisinden farklı olan bir yaşantıyı sürdürmeye mecbur

kalacaklardır. Bu durumda hem kendilerini tanıtmaya muvaffak olamayacak hem varsa değerleri onları hakkıyla temsil edemeyecek hem de zaman içerisinde buraya getirip büyüttükleri nesillerin kültürel boşluk, kimlik karmaşası ve dil handikabı nedeniyle ellerinden yavaş yavaş

kaydıklarına şahit olacaklar. Son olarak da göçmenler burada var olan gizli ırkçılığa karşı kendilerini korumak için de bir set oluşturmak zorundalar. Almanya’daki medya kanallarından biri olan Westdeutsche Rundfunk kanalı 1970’li yılların sonuna doğru bir anket yaparak

Almanya’da bulunun misafir işçi anlamına gelen “gastarbeiter” kelimesinin yerine yeni bir kavram olarak ne kullanılmalı diye bir anket yapar. Buankete yaklaşık 32 bin kişi cevap vermiş. Gelen isim önerileri arasında “Almanya’nın düşüşü,parazitler, yabancı ırka mensup ayak takımı,

Gaz odası malzemesi, açgözlü domuzlar” gibi ırkçı söylemler içeren kavramların yer aldığı görülmüş. Almanya’nın gündelik hayatında yabancı işçilere dair bunun gibi birçok tutumla karşılaşmak bugün dahi mümkün. 1981 yılına gelindiğinde ise Almanya’nın önde gelen 15 üniversitesi

içerisinde eğitim veren akademisyenler bir araya gelerek Almanya’nın yabancılardan korunması gerektiğini belirten “Heidelberg Manifestosunu” yayınlamışlardır. Bu manifesto yabancıların neden olduğu “überfremdung – yabancılaşma” hadisesine karşı Alman halkını uyarma çalışmasıdır.

Yabancı düşmanlığı hakkında yapılan tek tez çalışmasına göre Almanya’daki yabancı düşmanlığının kriz dönemlerinde ortaya çıktığı ve burjuva tarafından da desteklenerek Alman toplumunun tamamına yayıldığı belirlenmiştir. Yani özetle demek istediğim o ki, gerek gelecekte

oluşabilecek bir kriz ya da savaş durumunda ailenizi korumanız için gerekse de burada asimile olup yok olmamak bir şeyler yapmaklazım. Ya da burada bir azınlık durumunda kalmamak için ciddi manada bir yol güzergâhı belirleyip daha önceden bu yoldan geçmiş örnekleri de inceleyerek

bir yol haritası çıkarmanız gerekli. Bunun için de Aleviler örneğinde olduğu diğer göçmen guruplar hakkında etraflı araştırmalar yapıp onların bu süreçte yaşadıkları pozitif ya da negatif örnekler incelenebilir. Kendilerini burada ne şekilde muhafaza ettikleri ve bunun için

hangi kültürel, dini, sosyal aktiviteler yaptıkları ve bunun neticeleri araştırılabilir. Bizim o gruplarla benzerlik ve farklılıklarımız tespit edilerek o noktaların uyum sürecindeki etkileri tespit edilebilir. Bir geçiş süreci olacağı muhakkak, bu süreçte özellikle çocukların

kültürel ya da dini kopukluklar yaşamamaları için ne gibi önlemler alınacağı belirlenebilir. Aksi halde “Euro hizmet” denen şeyin de yakın bir gelecekte kapımızda olacağı unutulmamalı….” der akademisyen 1 arkadaşım. Çok haklı değil mi?

@Thread Reader App unroll

ÖnderAytaçPhD

@OnderAytacPhD

1.Maddi-Manevi İlim 2.Ukba-Dünya Saadeti 3.Ruhumu Rabbime şehit teslim etmek 4.Beni&hizmeti seveni çok severim, Sevmeyeni de hiç sevmem 5. Prof Dr🇬🇧🇳🇬

Follow on Twitter

Missing some tweets in this thread? Or failed to load images or videos? You can try to .